Bir partiyi desteklemek uğruna gerçeği inkâr ediyorsak, bir başkasını eleştirmek uğruna doğruları görmezden geliyorsak kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor: Biz neden gazetecilik yapıyoruz?
Gazetecilik, yalnızca haber yazmak, mikrofon uzatmak veya bir olayın fotoğrafını çekmek değildir. Gazetecilik, her şeyden önce bir sorumluluk mesleğidir. Bu sorumluluğun merkezinde ise halk, kamu yararı ve gerçeğe bağlılık vardır.
Peki, günümüzde gazeteciliği ne kadar bu ilkeler doğrultusunda yapıyoruz?
Bir siyasi partiyi destekliyor olabiliriz. Bir belediye başkanının çalışmalarını başarılı bulabilir, bir milletvekilinin hizmetlerini takdir edebiliriz. Bunların hepsi kişisel düşüncelerimiz kapsamında değerlendirilebilir. Ancak gazetecilik yaptığımızda kişisel düşüncelerimizle mesleki sorumluluğumuz arasındaki çizgiyi korumak zorundayız.
Çünkü gazetecinin görevi, desteklediği kişiyi her koşulda savunmak, eleştirdiği kişiyi ise her fırsatta kötülemek değildir.
Gerçek, kimin işine geldiğine göre değişmez.
Bir belediyede yapılan hizmet doğruysa bunu haberleştirmek gazeteciliğin gereğidir. Aynı belediyede vatandaşın çözüm bekleyen sorunları varsa bunları da gündeme taşımak yine gazeteciliğin gereğidir. Bir siyasi partinin doğru çalışmalarını görüp yanlışlarını görmezden gelmek, başka bir partinin yanlışlarını öne çıkarıp doğrularını yok saymak ise gazeteciliğin temel ilkeleriyle bağdaşmaz.
Peki, kendi gözümüzle gördüğümüz bir gerçeği sırf desteklediğimiz siyasi yapıya zarar verebilir düşüncesiyle inkâr edeceksek neden gazetecilik yapıyoruz?
Bir haberi yazarken önce olayın doğruluğunu değil, kimin lehine veya aleyhine olacağını düşünüyorsak mesleğimizi hangi ölçütlere göre icra ediyoruz?
Bu soruların cevaplarını yalnızca başkalarında değil, kendimizde de aramalıyız.
Gazeteci, Siyasetin Sözcüsü Değildir
Gazetecilikle siyasi taraftarlık arasındaki farkı anlamak zorundayız. Bir gazeteci elbette düşünce sahibi olabilir. Hiç kimse gazetecilerin kişisel görüşlerinin bulunmadığını iddia edemez. Ancak kişisel görüşler, haberin doğruluğunun önüne geçmemelidir.
Gazetecinin görevi, kamuoyunu bilgilendirmek ve vatandaşın doğru bilgiye ulaşmasına katkı sağlamaktır. Bunun yolu da olayları mümkün olduğunca tarafsız, doğrulanmış ve bağlamından koparılmadan aktarmaktan geçer.
Bir siyasetçi doğru bir iş yaptığında bunu takdir etmek gazetecinin taraf değiştirdiği anlamına gelmez. Bir belediye başkanını eleştirmek de ona düşmanlık etmek değildir.
Eleştiri, gazeteciliğin düşmanlığı değil; kamu adına soru sorma ve hesap verebilirliği destekleme sorumluluğudur.
Ne yazık ki bazen bir habere yalnızca kimin işine yaradığına bakılarak değer biçiliyor. Haber, desteklenen kişinin lehineyse doğru; eleştirilen kişinin lehineyse yanlış kabul edilebiliyor. Oysa haberin ölçüsü, kime yarar sağladığı değil, gerçeği ne kadar doğru yansıttığıdır.
Halkın Sesi Olmak Sözde Değil, Özde Olmalı
Gazetecilikte sıkça kullandığımız bir ifade var: Halkın sesi olmak.
Peki, halkın sesi olmak gerçekten ne demektir?
Vatandaşın yol sorununu dile getirirken siyasi kimliğine bakmamak, geçim sıkıntısını anlatırken hangi partiye oy verdiğini sorgulamamak, kamu hizmetlerindeki eksiklikleri aktarırken kimin rahatsız olacağını hesaplamamak demektir.
Çünkü vatandaşın sorunu, siyasi tercihlerinden bağımsız olarak haber değeri taşır.
Bir ilçede vatandaş hizmet bekliyorsa bu beklenti haberleştirilmelidir. Yapılan bir hizmet takdire değerse kamuoyuna duyurulmalıdır. Eksiklik varsa ilgili kurumlara sorulmalı, yetkililerin görüşleri alınmalı ve vatandaşın yaşadığı sorunlar görünür kılınmalıdır.
Gazetecilik, yalnızca eleştirmek değildir; yapılanı doğru biçimde aktarmak, yapılmayanı sorgulamak ve iddiaları kanıtlarla araştırmaktır.
Halkın sesi olduğunu söyleyen bir gazeteci, yalnızca kendi düşüncesine yakın olanların değil, bütün vatandaşların sesini duyurabilmelidir.
Kalemimizi Kim Yönlendiriyor?
Gazeteciliğin en önemli sınavlarından biri, baskı altında doğru bildiğini savunabilmektir. Ancak burada da önemli bir ayrım vardır: Gerçeğin yanında durmak, doğrulanmamış iddiaları yayımlamak veya insanları hedef göstermek değildir. Mesleki cesaret, aynı zamanda kanıta dayanmayı, karşı tarafın görüşünü almayı ve gerektiğinde hatayı düzeltmeyi gerektirir.
Bir haberin yayımlanıp yayımlanmamasına yalnızca siyasi yakınlıklar karar veriyorsa burada ciddi bir mesleki sorgulamaya ihtiyaç vardır.
Kimi zaman desteklediğimiz bir kişinin yanlışını yazmak zor gelebilir. Kimi zaman eleştirdiğimiz birinin yaptığı doğru bir işi takdir etmek gururumuza dokunabilir. Fakat gazetecilik tam da bu noktada başlar: Kişisel duygularımızla mesleki sorumluluğumuz çatıştığında hangi tarafta duracağımızı belirlediğimiz yerde.
Kolay olan, kendi düşüncemizi doğrulayan haberleri yayımlamaktır. Zor olan ise düşüncemizle örtüşmese bile doğrulanmış gerçeği kabul edebilmektir.
Gazetecilik, yalnızca başkalarının yanlışlarını göstermek değil, kendi mesleki tutumumuzu da sorgulayabilmektir.
Son Söz: Tarafımız Gerçek Olmalı
Kimse gazetecilerden düşüncesiz olmalarını bekleyemez. Ancak gazetecilerden beklenen, düşüncelerinin haberin önüne geçmesine izin vermemeleridir.
Bir siyasi partiyi destekliyor olabiliriz; fakat bu destek, o partinin her kararını savunmamızı gerektirmez. Bir siyasetçiyi eleştiriyor olabiliriz; fakat bu eleştiri, onun yaptığı doğru işleri inkâr etmemize gerekçe olamaz.
Bugün kendimize sormamız gereken soru basittir: Biz gerçekten haber mi yapıyoruz, yoksa kendi siyasi düşüncelerimizi haber adı altında mı sunuyoruz?
Eğer gerçeği yalnızca işimize geldiğinde savunuyorsak, tarafsızlığı yalnızca başkalarından bekliyorsak ve kendi tarafımızın yanlışlarını görmezden geliyorsak mesleki ilkelerimizi yeniden değerlendirmeliyiz.
Çünkü gazetecinin itibarı, kaç kişiyi memnun ettiğinde değil, ne kadar güvenilir olduğunda saklıdır.
Kalemimiz bir partinin, bir siyasetçinin veya bir çıkar grubunun değil; doğruluğun, kamu yararının ve halkın sesi olmalıdır.
Unutmayalım: Siyasetçiler değişir, iktidarlar değişir, partiler değişir. Ancak gazeteciliğin temel ilkeleri, bütün bu değişimlerin üzerinde durmalıdır.
Çünkü gazetecilik, güçlü olanı her koşulda savunmak değil; gerçeği, kimin karşısında olursa olsun, mesleki sorumlulukla ortaya koyabilmektir.