Menü Doğubayazıt Gazetesi
Seyithan KAYA

Seyithan KAYA

Tarih: 24.03.2026 13:19

MİLLİ MÜCADELEDE BEDİÜZZAMAN

Facebook Twitter Linked-in

‘’İman İnsanı İnsan eder, belki İnsanı Sultan eder.’’
"Ümit var olunuz. Şu istikbal inkılâbı içinde en gür seda İslam'ın sedası olacaktır."
Bediüzzaman Said Nursi

Yüzyılımızın yetiştirdiği önde gelen İslâm mütefekkirlerinden Bediüzzaman Said Nursî, Osmanlı'nın son dönemi ve Cumhuriyet'in ilk yıllarında yaşamış büyük bir İslam âlimi, müfessir ve düşünürdür.
. Kur'an tefsiri olan Risale-i Nur Külliyatı'nı yazmış, hayatını iman hakikatlerinin anlaşılmasına adamıştır. 
1878’de Bitlis’in Hizan İlçesine bağlı Nurs köyünde dünyaya gelen Bediüzzaman, 23 Mart 1960’ta Şanlıurfa’da Hakk’ın rahmetine kavuştur.
Keskin zekâsı, harikulade hafızası ve üstün kabiliyetleriyle çok küçük yaşlardan itibaren dikkatleri üzerine toplayan Said Nursî, normal şartlar altında yıllar süren klasik medrese eğitimini üç ay gibi kısa bir zamanda tamamlamıştır.
 Gençlik yıllarını alabildiğine hareketli bir tahsil hayatı ile değerlendirmiş; ilmîdeki üstünlüğünü, devrin ulamasıyla çeşitli zeminlerde yaptığı münazaralarla fiilen ispatlamıştır. Bu meziyetleriyle ilim çevresine kendisini kabul ettirerek, “Bediüzzaman”, yani “çağın eşsiz güzelliği” lakabı ile anılmaya başlamıştır.
Said Nursî medrese eğitimiyle dinî ilimlerde kazandığı ihtisası, çeşitli fenlerde yaptığı tetkiklerle tamamlamış; bu arada devrinin gazetelerini takip ederek ülkedeki ve dünyadaki gelişmelerle ilgilenmiştir. 
Diğer taraftan, doğup büyüdüğü şark topraklarının sıkıntı ve problemlerini bizzat yaşayarak gören Said Nursî, en zaruri ihtiyacın eğitim olduğu kanaatine varmış; bunun için de şarkta din ve fen ilimlerinin birlikte okutulacağı bir üniversite kurulmasını temin için yardım istemek maksadıyla 1907’de İstanbul’a gitmiştir. 
Sultan Abdülhamit döneminde yapılan bu müracaat başta bazı nedenlerden dolayı kabul görmemiştir.   Daha sonraları ise, ll. Meşruiyetin ilanı ve Sultan Abdülhamit’in tarhtan indirilmesi olayları takip etmiş olması bu talebin yerine getirilmesine engel olmuştur.
Evet, Bediüzzaman Said Nursi'nin Doğu Anadolu'da kurmayı planladığı ve "Medresetü’z-zehra" adını verdiği üniversite projesi için daha sonra Sultan Reşat döneminde tahsisat ayrılmış ve Van Gölü kıyısındaki (Edremit) binanın temelleri atılmıştır.

 1914 yılında temeli atılan proje, hemen ardından patlak veren I. Dünya Savaşı ve sonrasında yaşanan Rus işgali gibi siyasi karışıklıklar nedeniyle yarım kalmıştır.

Bediüzzaman Said Nursi'nin Bu Projesi doğuda dini ve ilmi bir üniversite kurma fikri, Medresetü'z-Zehra adıyla bilinen, fen bilimleri ile dini ilimlerin birlikte okutulacağı kapsamlı bir eğitim kurumu projesidir. 
Bu projenin Temel amacı, cehalet, zaruret ve ihtilaf (fakirlik ve ayrılık) ile mücadele ederek, hem dindar hem de modern bilimlere hâkim bir nesil yetiştirmekti.
Dini ilimlerin İslami ilimlerle (medrese), fen bilimlerinin de mekteplerdeki (okul) düzeyinde bir arada öğretilmesi hedeflenmiştir.
Ayrıca Doğu Anadolu'nun kalkınması, cehaletin giderilmesi ve Doğu-Batı arasında bir ilim köprüsü kurulması, Arapça, Türkçe ve Kürtçe dillerinin eğitim dili olması düşünülmüştür. Bu Üniversiteyi Van veya Bitlis civarında kurulması planlanmıştır,

Bu fikir, Bediüzzaman'ın İslam dünyasının geri kalmışlığını aşmak için önerdiği en köklü eğitim çözümü olarak, hayatı boyunca gerçekleştirmeye çalıştığı bir vizyondu.

1909’da patlak veren 31 Mart Olayında yatıştırıcı rol oynamış; buna rağmen, haksız ithamlarla Sıkıyönetim Mahkemesine çıkarılmış, ancak beraat etmiştir. Bu hâdiseden sonra İstanbul’dan ayrılarak şarka dönmüştür.
Birinci Dünya Savaşının patlak verdiği günlerde Van’da bulunan Bediüzzaman, talebeleriyle birlikte gönüllü milis alayları teşkil ederek cepheye koşmuştur. Bitlis müdafaası sırasında yaralanarak esir düşmüştür. Yaklaşık iki yıl Rusya’da esaret hayatı yaşadıktan sonra Varşova, Viyana ve Sofya yoluyla İstanbul’a dönmüştür.
İstanbul’da devlet ricalinin ve ilim çevrelerinin büyük teveccühüyle karşılanmış; Dârü’l-Hikmeti’l-İslâmiye azalığına tayin edilmiştir.
Yukarda söz edildiği üzere, Bediüzzaman Said Nursi, I. Dünya Savaşı'nda Kafkas Cephesi'nde gönüllü alay komutanı olarak "keçe külahlılar" adıyla bilinen talebeleri ve yerel halktan oluşan bir kuvvetle Ruslara karşı kahramanca savaşmıştır.

Bediüzzaman’ın gönüllü alayına Kafkas cephesindeki çetin şartlarda dayanıklı olmaları ve özgün duruşları sebebiyle "keçe külahlılar" ismini vermiştir.

Bediüzzaman ve talebeleri, Rus ve Ermeni çetelerine karşı Bitlis ve çevresinde yoğun göğüs göğse çarpışmalarda bulunmuştur.

Bitlis müdafaası sırasında, 1916 yılında Rus çemberini yarmaya çalışırken yüksek bir su kemerinden atlamış, karlar altındaki taşa çarparak ayağını kırmıştır.

Ayağı kırık halde talebeleriyle birlikte bir su arkında gizlenmiş, soğuk ve açlığa rağmen 34 saat direndikten sonra Ruslara esir düşmüştür.

Esir düştükten sonra Van, Culfa, Tiflis üzerinden Rusya içlerindeki Kosturma'ya götürülmüş ve burada yaklaşık iki yıl esaret hayatı yaşamıştır.

İşte bu esaret döneminde şöyle bir olay cereyan eder;

Bediüzzaman Said Nursi, I. Dünya Savaşı'nda Rusya'da esirken (1916-1918), esir kampını teftişe gelen Grandük Nikolay Nikolayeviç'in önünde, inancı ve izzeti nefsi gereği ayağa kalkmamış ve bu duruşu nedeniyle kurşuna dizilmekle tehdit edilmiştir. Bu tavrını, İslami kimliğine olan bağlılığı ve Rus komutanı karşısında eğilmeyi reddetmesiyle açıklamıştır

Bu olay da şöyle gelişir;

Rus ordularının başkomutanı ve Çar II. Nikolay'ın amcası Grandük Nikolay, kampı teftiş ederken herkes ayağa kalkmış, sadece Bediüzzaman yerinden kalkmamıştır.

Bediüzzaman, bu duruşunu "Ben bir Müslüman âlimiyim, izzet-i İslamiye'ye dokunur" diyerek, Rus komutanın önünde ayağa kalkmayı inancına ve şahsiyetine aykırı bulmuştur.

Bu izzetli duruş sonrası Rus komutanın emriyle kurşuna dizilmek üzere hazırlık yapılmış, ancak Bediüzzaman'ın geri adım atmaması üzerine komutan, bu tavrı "İslami bir duruş" olarak yorumlayıp cezayı uygulamamıştır.

Bu olay, Bediüzzaman'ın esaret altında bile inançlarından taviz vermeyen, izzetli duruşunun önemli bir sembolü olarak tarihe geçmiştir.


Bu olayın şahitleri ve yabancı askeri arşivlerdeki belgelerde şöyle anlatılır;
Bediüzzaman, başından geçen bu olayı anlatmamıştı. Abdürrahim Zapsu, o zaman Bakü yakınlarında Nangün(Nargin) Adası’nda esirdi. Bir Müslüman subaydan bu olayı dinlemiş ve 1948 yılında Ehl-i Sünnet mecmuasının 48. sayısında yayınlamıştır.

Bu konu Bediüzzaman’a sorulduğunda, şöyle cevap vermiştir;
‘’O esaret hadisesi aslı doğrudur. Fakat şahidim olmadığından tafsîlen beyan etmemiştim. Yalnız bir manga beni idam etmek için geldiğini bilmiyordum, sonra anladım. Ve Rus kumandanı tarziye için Rusça bir şeyler söyledi, ben bilmedim. Demek hazır bulunan ve bu hâdiseyi gazeteye ihbar eden Müslüman yüzbaşı anlamış ki, kumandana tekrar tekrar ‘af et’ demiş.’’

Bu hâdisenin, Amerika Askerî İstihbarat Dairesi arşiv bölümünde kayıt olduğuna, eski devlet bakanlarından Mehmet Özgüneş tanıklık etmiştir.

Erzurum 1977-79 Dönem Milletvekili Osman Demirci olayı şöyle anlatır: 
“Mebusluğum sırasında bir gün Mehmet Özgüneş, meclis kütüphanesinin yanında bana yaklaşarak tanışmak istediğini söyledi. “Hay hay, buyurun.” dedim. Oturduk, konuştuk. Benim Üstad Bediüzzaman’a olan irtibat ve alâkamı biliyordu... ‘Ben Amerika’da Türk askerî ataşeliği yaparken, bir gün Amerikan Askerî İstihbarat Dairesi’nde bir şey arıyordum. Arşiv arasında Bediüzzaman Hazretleri’nin, Rusya’da kumandana kıyam etmemesi hadisesinin kaydını bizzat gözümle gördüm ve okudum.’ dedi.”

Bediüzzaman’ın, kumandanın önünde kalkmaması ve ölümden korkmaması hadisesi, hem bütün esirler arasında hem de bazı kamp görevlileri arasında oldukça yankı buldu. Kendisine büyük hürmet ve saygı gösterdiler. Bediüzzaman’ın ilmî, kahramanlık ve cesareti kamp dışındaki çevreye de yayılmıştı.

Başka bir bilgide Azerî Latif Hüseyinzâde’den: “1916. yılın yaz ayları idi. O devirlerde Ülkemiz Rus esaretinde olduğu için II. Nikolay düşmanımız sayılırdı. O günlerde II. Nikolay Tiflis’e geldi ve Kafkas’ın bütün ilim ve din adamları onun görüşüne gittiler.

Tiflis’e gitmiş ilim adamlarımız oradaki Türk esirleri ile görüştüler. Tiflis’e giden âlimlerin dediğine göre, II. Nikolay esir kamplarından birini gezerken Said Nürsi’den başka bütün esirler ayağa kalkarlar.

Nikolay bunun sebebini sorduğunda Said Nürsi, “inandığım din sizin gibi bir kâfirin karşısında ayağa kalkmaya izin vermiyor.” değer.

Bediüzzaman’ın bu sözlerinden gazaplanan Nikolay ona üç günlük kamera cezası ile birlikte ölüm cezasını de verir.

Üç günlük kamera cezası bittikten sonra Nikolay, Bediüzzaman‘ı idam etmezden evvel onun iki arzusunu sorur. O da “izin verin, iki rekât namaz kılayım, ondan sonra idam edin” değer. Bundan sonra Nikolay onu idam cezasını af eder.”

Bediüzzaman Said Nursi, İşgale karşı ilmi ile de çok mücadele etmiştir. Bu konuda verdiği şu fetvası meşhurdur;  İstanbul’un işgali sırasında neşrettiği Hutuvât-ı Sitte adlı broşürle büyük hizmet etmiş ve işgal kuvvetlerinin planlarını bozmuştur. Çünkü işgalcilerin baskısı altında verilen ve Anadolu’daki kuvâ-yı millîye hareketini “isyan” olarak vasıflandıran şeyhülislâm fetvasına karşı, mukabil bir fetva vererek millî kurtuluş hareketinin meşruiyetini ilân etmiştir. 
Bu Fetva olayın detayı da şöyledir;
Bediüzzaman Said Nursi, İstanbul'un işgali sırasında İngiliz baskısıyla İstanbul Hükümeti (Şeyhülislam) tarafından Kuvay-ı Milliye aleyhine çıkarılan fetvaya karşılık, Hutuvat-ı Sitte adlı eseriyle mukabil fetva vermiştir.

Bu fetvada Milli Mücadele'yi "Cihad", Anadolu hareketini destekleyenleri "Mücahit" ilan ederek,  hükümetin fetvasının geçersiz olduğunu ilan etmiştir.

Bediüzzaman'ın Karşı Fetvasının Temel Özellikleri şöyledir;
İstanbul Hükümeti'nin fetvasının İngilizlerin baskısı altında verildiğini ve bu nedenle dini geçerliliğinin olmadığını belirtmiştir.

  Anadolu'daki milli mücadeleyi bir "Cihad-ı Ekber" (Büyük Cihad) olarak nitelendirmiş ve desteklenmesi gerektiğini vurgulamıştır.

İşgalcilerin (İngilizlerin) sinsi planlarını (6 adım) anlattığı Hutuvat-ı Sitte risalesiyle, İstanbul'daki halkın ve âlimlerin fikirlerini Milli Mücadele lehine çevirmiştir.

 Meselenin sadece askeri değil, manevi cihat boyutuyla da savunulması gerektiğini ifade etmiştir.

Bu tutumuyla Bediüzzaman, işgalci İngilizlere karşı durarak Anadolu hareketinin meşruiyetini dini açıdan desteklemiştir.

Bu hizmetleri Anadolu’da kurulan Millet Meclisinin takdirini kazanmış ve Bediüzzaman bizzat Mustafa Kemal tarafından ısrarla Ankara’ya davet edilmiştir.
Bu mükerrer davetler neticesinde 1922 sonlarında Ankara’ya gelmiş ve Mecliste resmî törenle karşılanmıştır. 
Mustafa Kemal’le birkaç görüşmesi olmuştur. Kendisine şark umumi vaizliği, milletvekilliği ve Diyanet azalığı teklif edilmiş; ancak Bediüzzaman bu teklifleri kabul etmeyerek Van’a dönmüştür.
O sıralarda Medreselerin ve dini eğitiminin yasaklaması şapka kanunu ve İslam dinine ve topluma aykırı kanunların çıkarılmasına karşı ve Şeyh Said hâdisesi olarak bilinen olayla hiçbir ilgisi olmadığı, hâlde, Bediüzzaman hâdise sonrasında, Van’da ikamet ettiği ve inzivaya çekildiği ikametgâhından alınarak Burdur’a, oradan da Isparta’nın Barla nahiyesine götürülmüştür. Burada “manevî cihad” hizmetini başlatmış, birbiri peşi sıra telif ettiği eserlerde, iman esaslarını terennüm etmiştir. 
Bu eserler, imanın tehlikede hisseden halkın büyük teveccüh ve rağbetine mazhar olmuş; elden ele dolaşarak hızla yayılmıştır.
 O devrede elle yazılarak çoğaltılan eserlerin toplam tirajı 600.000’i bulmuştur. Başlattığı hizmetin halka mal olması, devrin idarecilerini rahatsız ettiğinden 1935’te Eskişehir, 1943’te Denizli, 1947’de Afyon, 1952’de de İstanbul mahkemelerine çıkarılmıştır. Bunlardan netice alınamamış, ancak Bediüzzaman yine rahat bırakılmamış; Kastamonu’da, Emirdağ’da, Isparta’da sıkı gözetim ve takip altında yaşamaya mecbur bırakılmıştır.

Ömrünün son günlerine kadar keyfî muamele ve eziyetlerden kurtulamayan Bediüzzaman, buna rağmen, iman hizmetini büyük bir kararlılıkla devam ettirmiş; o zor şartlar altında telif ettiği 6.000 küsur sayfalık Risale-i Nur külliyatını tamamlamaya ve yaymaya muvaffak olmuştur.
 Kur’ân’ın bu asrın idrakine uygun ve ikna edici bir üslûpla izah ve ispat etmiştir. Kaleme alınan bu eserler, onun çileli hayatının en güzel meyvesidir.
 Avrupa başta olmak üzere Dünyanın birçok ülkesinde Bediüzzaman,ın Risale-i Nur adını verdiği bu eserleri için bölümler açılmış,  kürsüler kurulmuş  ve yoğun bir ilgi ile karşılanmıştır. İslam dünyasındaki son devrin kur’an tefsircileri ise Kur’an tefsirini farklı şekilde tefsir eden Risale-i Nur tefsirinden faydalanmadan yapılan tefsirler eksik kalır diye beyan ederler. 
 Muazzam ilmi derinliğe sahip olan ve dünyaca takdirle karşılanan Risale-i Nur eserlerine her nedense bizde bazı kesimler mesafeli yaklaşmaktadırlar.  Tabi ki buda nasip meselesi diyerek yazıyı sonlandıralım.
Vefatının seneyi devriyesinde asrımızın en büyük İslam alimi, mütefekkiri, cesaret timsali  kahraman komutanı  üstat Bediüzzaman Said Nursî,yi rahmet ve minnetle anıyor Yüce Rabim den makamlarını allı eylemesini niyaz ediyorum. 
Selam ve duayla
SEYİTHAN KAYA


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —