Günümüz dünyasında ve içinde yaşadığımız toplumsal düzende derin bir ahlaki aşınmaya şahitlik ediyoruz.
Hepimizin dilinde bir şikâyet, hepimizin gönlünde bir sitem var: "Dürüstlük bu devirde para etmiyor!" Geniş bir gözlem süzgecinden geçirdiğimizde görüyoruz ki; doğruluktan şaşmayan, haksızlığa boyun ayırt etmeksizin boyun eğmeyen bir insanın ne siyasette, ne kamu kurumlarında, ne derneklerde ne de sıradan bir iş yerinde barınmasına kolay kolay izin verilmiyor.
Peki, neden? Neden insanoğlu kendi varlığını borçlu olduğu en yüce erdemi, yani dürüstlüğü böylesine dışlıyor? Çünkü dürüst insan, menfaat çarklarının arasına çomak sokan insandır. Dürüst insan; yanlışa göz yummayan, haksızlığa ortak olmayan ve adaletsizliğe karşı sesini yükseltendir. Kendi hayatımdan ve profesyonel iş yaşantımdan biliyorum; ne zaman ki eğri bir düzende doğru bir söz söylesem, ne zaman ki haksız bir uygulamaya karşı dürüstçe sesimi çıkarsam, arkama dönüp baktığımda kendimi yapayalnız buluyorum. Menfaat uğruna sessiz kalan kalabalıklar arasında, doğruluğun yalnızlığıyla baş başa kalıyorum.
Yazılarımda sık sık dile getirdiğim, kimilerinin anlamakta zorlandığı, kimilerinin ise merakla sorduğu bir kavram var: "Alman Kafası". Nedir bu Alman kafası? İnsanlar bunu sadece soğuk bir disiplin olarak görüyor ama yanılıyorlar. Benim "Alman kafası" dediğim olgu; bir zihniyet meselesidir, bir sistem yapısıdır, en önemlisi de köklü bir ahlak ve dürüstlük anlayışıdır. Bizim toplumumuzda dürüst bir insan gördüklerinde ne yazık ki ona "ahmak" muamelesi yapar, onu ezmeye ve azarlamaya kalkarlar. Oysa dürüstlük; aileye güven verir, topluma huzur aşılar ve bireyler arasında sarsılmaz köprüler kurar. Ne yazık ki bugünün Türkiye'sinde ailede, siyasette ya da iş yerinde kim dürüstse ilk önce o harcanıyor; ilk feda edilen hep doğrular oluyor.
Bu zihniyet farkını, yaşanmış ve ders niteliğinde olan somut bir örnekle özetlemek isterim:
Almanya'daki bir fabrikada çalışan Türk bir işçi kardeşimiz, mübarek Ramazan ayında oruç tutmaktadır. Ağır fabrika şartlarında çalışmasına rağmen ibadetini gizlice yerine getirir; ne fabrika müdürüne ne de iş yeri sahibine durumdan bahseder. Ancak fabrikanın Alman denetleyicisi (müfettişi), bu işçinin durumunu fark eder ve onu takibe alır. Herkes öğle vardiyasında yemeğe giderken bu işçi gitmez; herkes sigara ve dinlenme molasına çıkarken o yerinden kıpırdamaz. Denetleyici, tam bir ay boyunca bu sadakati ve çalışkanlığı hayranlıkla izler.
Denetim süreci bittiğinde, müfettiş bu durumu detaylı bir raporla fabrika müdürüne ve iş yeri sahibine iletir. Fabrika yönetimi kamera kayıtlarını inceleyip durumu teyit edince, Türk işçiyi makama çağırırlar. Görevli, "Seni hem patron hem de müdür odasında bekliyor, gelebilir misin?" dediğinde, işçi kardeşimiz büyük bir telaşa ve korkuya kapılır. "Acaba bir hata mı yaptım? Beni neden çağırıyorlar?" endişesiyle odaya girer. İçeride patronu da görünce tedirginliği katlanır.
Fabrika sahibi, işçinin bu korkusunu sezer ve büyük bir nezaketle: "Sakin ol, çekinme ve lütfen rahatça otur. Bizler de insanız, sen de insansın. Bizlerin patron veya müdür olması sonuçta insan olduğumuz gerçeğini değiştirmez. Buraya seni azarlamaya değil, seni çok merak ettiğimiz için toplandık" der ve ekler: “Bir aydır gözlemliyoruz; herkes yemeğe ve molaya çıkarken sen neden hakkın olan bu vakitleri kullanmıyorsun? Bunun sebebini bize anlatır mısın?”
İşçi, büyük bir mahcubiyet ve gururla cevap verir: “Efendim, ben Müslümanım. İnancımın bir gereği olarak Ramazan ayında oruç tutuyorum. Bu yüzden yemek yemedim, vaktinizi de çalmamak için molaya çıkmadım.”
Alman denetleyici, müdür ve fabrika sahibi bu cevap karşısında derin bir şaşkınlık ve hayranlık duyarlar. İşçiyi tebrik ederek, "Helal olsun, gerçek bir Müslüman böyle olur" diyerek ona sarılır ve inancına sonsuz saygı gösterirler. Ardından hakkın ve hukukun gereğini yaparlar: "Senin bir ay boyunca kullanmadığın yemek ve mola saatlerinin ücretini maaşına ek olarak ödeyeceğiz. Kul hakkı, işçi hakkı bizde kalmasın" derler ve hakkını kuruşu kuruşuna teslim ederler.
İşte dürüstlük budur!
İşte hak, işte hukuk, işte hakiki adalet budur!
Benim "Alman kafası" diyerek kastettiğim vizyon, tam olarak bu insani ve sistemsel ahlaktır.
Sözün özü dostlar; ya toplum olarak silkelenip dürüstlüğü, hakkı ve hukuku baş tacı edeceğiz ya da bu yozlaşmanın içinde her geçen gün hep birlikte kaybetmeye mahkûm olacağız. Seçim bizim, gelecek bizimdir….


