Egazete


  • Pazartesi 27 ° / 9 ° Güneşli
  • Salı 27 ° / 10 ° Güneşli
  • Çarşamba 26 ° / 8 ° Fırtına
  • BIST 100

    1.124%0,01
  • DOLAR

    7,7855% 1,66
  • EURO

    9,0755% 1,89
  • GRAM ALTIN

    467,92% 2,06
  • Ç. ALTIN

    772,068% 2,06


DOĞUBAYAZIT /GİT GÖR GEZ / DERLEYEN/ OSMAN EREN

seni sevdim üstü kalsın...

Ağrı tarihine ilişkin olarak ´´Ağrı´nın tarihi´´diye anlatılanlar aslında uzun süre il merkezi durumunda olan Doğubayazıt tarihidir.Doğubayazıt´ın İran sınırında ve Türkiye-İran transit yolunun geçtiği yede bulunması,tarihi bakımdan buranın önemini arttırmıştır 
İlçe zengin bir tarihe sahiptir.Eski Beyazıt´ta ve kalede Urartu mezarlarının oluşu,şehrin tarihini çok eskilere götürür.
Doğubayazıt´ın ilk kurulduğu yer,Yukarı Beyazıt´taki eski kaledir.Kale Trabzon yolu çizelgesinde bir gümrük merkezi olarak sürekli gelişmiştir.Beyazıt kalesi her devirden izler taşır.Urartular Van´dan Alagöz dağlarına,Gökçe Göl´e kadar uzandığı için Beyazıt,uzun süre onların egemenliğine kaldı.625 yılında Aras kıyılarında gelen Hazar Türkleri tarafından zapt edildi.M.Ö 250 yıllarında bölge Pers krallığı ile Romalılar arasında birkaç defa ek değiştirdi.Küçük Arsaklılar (M.Ö 150-M.S 430) çağında Beyazıt Ovası´na Gokovit sancağı adı veriliyordu.Burası Digor ile Iğdır kalesindeki çift başkenti de içine alıyordu.Sonradan belirli aralıklarla Romalılar,İranlılar,Araplar,Bagratlar ve Bizanslıların yönetimine girdi.
Alpaslan´ın ilk batı seferi sırasında (1064)Kars bölgesi ve Ağrı çevresi ile birlikte,Beyazıt´da Bizanslılar´dan alınarak Selçuklular´a bağlı Anışedatları beyliğine (1064-1200)verildi.1207-1225 arasında Ahlat,Sökmenler´in eline geçti.1231 yılında Doğu Anadolu ile birlikte,Timur istilasına uğradı.Bölge 1239 yılında Cengizler´in kontrölüne geçti.1358 yılında İlhanlılar ´a varis olan Celayirliler´e geçti.Moğollar ve onların birer kolu olan İlhanlılar e Celayırlılar uzun süre buraları otlak ve yayla olarak kullandılar,ordularını beslediler.Moğollular´dan Orgun HAN Aladağ´da bir saray yaptırdı.Daryunk hisarı yani Beyazıt eski kalesi yıkılmış olduğundan,yukarı Aras bölgesine egemen olarak Anı valisi olan Celayırlı Şehzade Beyazıt Han 1374´de Ahlat-Van bölgesinden gelerek Aras boyuna saldıran Karakoyunlu hükümdar Bayram Hoca (1336-1380)ordusuna karşı şimdi ki Beyazıt kalesi yerine bir kale yaptırdığından o tarihten sonra buraya Beyazıt Kalesi denildi.İşte şehrin adını Celayir Oğulları´ndan bu şehzade Beyazıt´tan geldiği sanılmaktadır.Beyazıt sonradan Esinoğulları´na 1368 ve 1382 de Karakoyunlu,1368 Timur idaresine,1406 da tekrar Karakoyunlular´ın eline geçti.1469-1502 arasında Akkoyunlular´a bağlandı.Şaruz savaşından Akkoyunlular´ı yenen Safeviler,bölgedeki etkinliklerini genişletip,(1502-1576)76 yıl burayı yönettiler.
Yavuz Sultan Selim Çaldıran´a Kanuni Sultan Süleyman Tebriz´e,IV.Murat İran´a giderken Beyazıt´tan geçmiştir.Yavuz Sultan Selim komutasındaki Osmanlı Ordusu Çaldıran´a girerken 20 Ağustos 1514´de Beyazıt Ovası´nın kuzeyindeki Sarısu boyunda Danasazı(Şahlı Gölü)yanında konakladığından Beyazıt Kalesi halkı padişaha bağlılığını bildirdi.Çaldıran savaşından sonra tekrar Osmanlı yönetimine geçen Beyazıt,zamanla İran baskısına uğradı.Yine Osmanlı ordusu Doğu seferine çıktığında(20 Haziran 1543)Bingöl´de konaklayan baş vezir İbrahim Paşa´ya kale anahtarını getiren Sünniliğe ağlı yerliler arasında Beyazıtlılar da vardı.Kanuni Sultan Süleyman devrinde Eleşkirt ile birlikte Beyazıt 1578´de Van Beylerbeyliği Sancak Beyleri tarafından fethedilerek,bir sancak halinde Van´a bağlandı.Beyazıt Van Beylerbeyliği´ne bağlı 14 sancak merkezinden biri idi.1744 yılından sonra Silvan (Farkin)bölgesinden Kara-Behlül Bey´in başçılık ettiği Bısyan,Sıpkan,Zilan boy ve oymakları buraya yerleştiler.
Silvanlı Kara Behlül ile soyundan gelenler Beyazıt´ta ´´ Ocaklık´´yoluyla sancak beyi oldular.1590 yıllarında buraların boşalan köylerini şenlendirdiler.1744´de Arşarlı Nadir Şah´ın saldırında dağıldılar.Bu dağılmadan sonra beyleri gelmiştir.Bunların en ünlüsü İshakpaşadır.İshakpaşa 1776-1798 yılları arasında Beyazıt´ta sancak beyi beyliği yapmıştır.İshakpaşa şehrin doğusundaki bir tepeyi yontma taş ile çevirterek içerisindeki İshakpaşa Camii,saray, hamam,külliye medresesi ve diğer bölümleri gibi Anadolu´nun son şaheserini mimarlara yaptırmıştır.1805´de Napoleon Bonaparte tarafından elçi olarak İran´a gönderilen Amedee Jaubert sarayda aylarca hapis tutulmuştur.Beyazıt sınırında ve Asya´yı Anadolu´ya buraları da Avrupa´ya bağlayan geçit üzerinde olduğundan birçok kavimin akımına uğramıştır.XV-XVII.yüzyıllarda İranlılar,1828,1854,1856,1877-1878 ve 1818-1814´de Ruslar işgal etmiştir.Öncekilerde olduğu gibi 1821-1822 yıllarında son İran Kaçarlı akınları Beyazıt´ta çok can ve mal kaybına yol açtı.Ruslar ilk olarak 1856 Paris anlaşmasına göre geri döndüler.1877-1878 Osmanlı-Rus harbinde 25 Ekim 1877´de Alacadağ bozgunu üzerine Osmanlı ordusu Erzurum´u korumak üzere toplanınca,aynı ayın sonunda Ruslar Beyazıt´ı ele geçirdiler.30 Mart 1878 Yeşil Köy anlaşması ile Beyazıt Rusya´ya bırakılmışsa da Berlin antlaşması ile (13 Temmuz 1878) Osmanlı´ya verilmiştir.
1877-1878 harbi sonunda Ruslar çekilirken,Van´dan gelen Ermeniler´e buraları da katıp birlikte götürmüş,Gökçegöl´ün batısında yeni kurulan şehre Navo Beyazıt (Yeni Beyazıt)adını vererek oraya yerleştirilmişlerdir.Ermeniler çekilince Van´dan gelen Alay Komutanı Miralay Hüseyin Hüni Efendi,Beyazıt´ı teslim aldı.Mutafasırlığa Kettüdağ oğlu Abdülvahap Efendi tayin edildi.Daha sonra İstanbul´dan tayin edilen Adil Giray Mutasarrıf oldu.Cumhuriyet ilanından sonra mutasarrıflıklar Valiliğe dönüştürüldüğünden Mutasarrıf Kamil Bey ilk olarak atandı.Iğdır ve Tuzluca Beyazıt´a bağlandı.1927 yılında Bakanlar kurulu kararı ile Vilayet merkezi Karaköse´ye alınınca Vali Ziya Tekeli Karaköse´ye,Karaköse Kaymakamı Yusuf Ziya Bey´de Beyazıt´ta atandı.1934 yılında Iğdır ve Tuzluca buradan alınarak Kars´a bağlandı.Aynı yıl ilçenin adı Doğubeyazıt olarak değiştirildi
DOĞUBAYAZIT MASAL GİBİ ŞEHİR 
Geçmişte günümüze çeşitli uygarlıklara beşiklik etmiş, güneşin ilk doğuşuna şahit olan güzel İlçemiz Doğubayazıt aynı zamanda uygarlıkların geçiş noktası olması ile de önemli bir konuma sahiptir.
5165 metre yüksekliği ile gerek profesyonel dağcılara gerekse amatör dağcılara mekan olan Ağrı Dağı; İnanç turizminin merkezi olabilecek nitelikteki Nuh´un Gemisinin izi, Dünyanın ikinci büyük çukuru unvanı taşıyan Meteor çukuru, Ülkemizin en büyük rakımlı gölü Balık gölü İshak Paşa Sarayı ile ülke turizmine büyük katkı sağlayan bir ilimizdir.
Büyük bir tarihi mirasa sahip olan Doğubayazıt bunca potansiyele rağmen, turizm boyutuyla hak ettiği ilgiyi alamamıştır. Bunun için bizler bu tarihi mirası ve bu doğal güzelliklerin merkezi olan şirin İlçemizin bir dizi çalışma ile tanıtma gayretine girdik. Elimizdeki bu rehber böylesi bir çalışmanın ürünü olarak günceleştirildi.Yaptığımız çalışma İlçemizin sahip olduğu tarihi ve doğal güzelliklerinin bir kısmının yazıya döktürülerek fotoğraflanmasıdır. 
Türkiye´nin doğusunda bu doğal güzelliklerin yanı sıra, tarihi mirasımızı görmeye davet ediyorum. Tırmanışında keyif alacağınız Dağımız, izlediğinizde sizi kendisine hayran bıraktıracak muhteşem Sarayımız, 2250 rakımda dudak uçuklatacak güzellikteki gölümüz, sizleri ta ötelere götürecek Nuh´un Gemisinin izi ve daha nice güzellikler sizi bekliyor
DOĞUBAYAZIT İSHAKPAŞA SARAYI 
Saray binasının oturduğu zemin vadi yakası olduğundan, kayalık ve serttir. Eski Bayazıt şehrinin merkezinde olmasına rağmen, 3 tarafı (Kuzey, Batı, Güney) dik ve meyillidir. Sadece doğu tarafında düzlük bulmak mümkündür. Sarayın giriş kapısı buradandır. Kapladığı alan 7.600 m² dir. Saray kendi içinde bir bütünlük arz etmektedir. Sarayın dış yapısı taş işçiliği ve oymacılığı ile belirgindir. Altın kaplama olan giriş kapısı 1877?1878 yıllarındaki Rus işgalinden sonra, Ruslar tarafından sökülerek kıymetli eşyalarla birlikte Moskovaya götürüldüğü iddia edilmektedir. Aynı zamanda bazı kitabeler tahrip edilmiş ve belgeler kaybolmuş. Rus istilasında saraydaki bazı değerli eşyaların ve Sarayın kütüphanesinde bulunan kitapların Rusya´ya götürüldüğüne dair bilgiler de var.
Saray mimari ve stil bakımından şu bölümlerden meydana gelir;
1-Dış Cephe, 2-Birinci ve ikinci avlu, 3-Cami Binası,4-Aşevi,6-Hamam,
7-Merasim ve eğlence salonu, 8-Takkapılar, 9-Cephanelik ve erzak depoları, 10-Türbe Binası,
11-Fırın, 12- Daire ve odaları, 13-Zindan, 14-Cümle kapısı,
15-İç mimariden bazı bölümler(kapılar, pencereler, dolaplar, şerbetlikler, şömineler vs). 
Saray, iki avlu ve bu avluda bulunan yapılar topluluğundan meydana gelmiştir. Birinci avludaki yapıların bazıları yıkılmıştır. Saray, 366 odalı olarak inşa edilmiştir. Üst katları yıkılmış olduğundan Sarayın gerçekte toplam kaç oda ve bölümden meydana geldiği bilinmemektedir. Halk arasında bilinen 366 odalı saray görüşü doğru kabul edilmektedir. Ancak binaların üst kısmı çökmüş ve hatta temeline kadar sökülmüş odalar mevcuttur.
O dönemki uygarlıkların mimari ve motiflerinin süslemeleriyle öne çıktığı, yüksekliği 11.80, genişliği 10.60 ve derinliği 4.80 metre olan görkemli ana giriş taç kapısından (sarayın tek giriş kapısı) içeri girince Selamlık denilen birinci avlu ile karşılaşılıyor. Bu kısmın etrafında tek katlı nöbetçi odaları, tuvalet, çeşme, mühimmat ve silah depoları, muhafız koğuşları ve altında zindanları, at ahırı, araba hangarı yer alıyor. Girişte sağ tarafta, üzeri bitki desenli motiflerle süslü olan çeşmenin musluklarından sadece su değil, sarayın bir üstündeki tepedeki bir havuzda sağılan koyunların sütü de bir ana borudan buraya akıyormuş.
İkinci avlu ya da yapı grubu sarayın en önemli bölümü.Buraya, iki tarafında selvi ağacı kabartması olan, yaklaşık 10-11 metre yüksekliğindeki tac kapı, ardından üstü kapalı bir tünelden geçerek ulaşılıyor. Dört tarafı yapılarla çevrili ikinci avlu dikdörtgen planlıdır. Girişe göre sağ tarafta cami ve türbe bulunmaktadır. Sarayın ikinci avlusundaki türbe, kesme taştan yapılmıştır. Duvarları geometrik motiflerle süslüdür. Bu türbede Çolak Abdi Paşa, İshak Paşa ve yakınları yatmaktadır.
Sarayın en şaşaalı bölümü, etrafında idari işlerin ve dini ibadetlerin yapıldığı divan salonu, cami, medrese, divan misafirleri odaları, hizmetli odaları, zahire ambarları ve Paşanın özel yaşamı için ayrılmış bölümlerinden oluşuyor. Zeminden iki metre yüksekte yer alan kısma, süslü taç kapıdan geçip, dokuz basamak çıkarak hole ulaşılır. Holün güneydoğu köşesinde divan salonunun giriş kapısı, kuzeybatıda camiye bağlanan koridor kapısı, özel odalara açılan kapılar ve üst kata çıkan merdiven girişi var. Hepsinde pencere olan üç oda da, birbirine bağlanmış. Bunlar hoca, müezzin gibi cami ve medrese personeli için yapıldığı söyleniyor.
Kış mevsimlerinde sarayın kalorifer sistemine benzer bir yöntemle ısıtıldığı bilinmektedir. Bu nedenle de sanat tarihinde dünyanın ilk kalorifer sistemli yapısı olarak geçmektedir. Her odada taştan yapılmış ocaklar vardır. Taş duvarlardaki boşluklar bütün yapının merkezi bir ısıtma sistemine sahip bulunduğunu göstermektedir.
Dıştan tümü ile kesme taştan yapılan cami ve türbenin pencere kenarları ve yüzeyleri zengin bitki, hayvan motif ve mimari öğelerle süslenmiştir. Başta kapılar olmak üzere zengin kabartma ve süslemelerle bezenmiştir. Türbenin üzerindeki işlemeler ise inanılmaz güzel. Sarayın detayları ve süsleme sanatı anlatılacak gibi değil, mutlaka gidip görülmesi gereken bir şaheser.
Bazid şehrine 8 km. uzaklıkta, ulaşımı oldukça kolay bulunan İshak Paşa Sarayı, dünyada eşine rastlanmayacak kadar güzel bir görünüme sahiptir. Saray´da, İran, Kürt, Hint ve Ermeni kültürüne ait süslemelerin ve motiflerin olduğu görülüyor. Saray süsleme, kabartma ve mimarisine hâkim olan Aryan tarım toplumunda kalan kültürdür. Her ne kadar bazı eserlerde, Osmanlı Sarayı veya Selçuklu yapı tarzı gibi söylemler geçse de, böyle olmadığı açıktır. Avrupada olduğu gibi, Ortadoğu´da da eski yapıların birbirine kısmen benzemesi normaldir. Bu durum, Sarayın Osmanlı veya Selçuklu tarzı olduğunu ispatlamaz. Kaldı ki Saray ile Selçuklular arasında 500 yıllık bir zaman dilimi vardır. Daha çok, hepsinin ortak yanları olduğunu gösterir. Zaten İshak Paşa Sarayı gibi ya da ona benzer başka bir örnek de yok. Nasil ki Topkapı farklı bir stil ise, İshak Paşa Sarayı da öyle.
Çeşitli ülkelerden gelip sarayı ziyaret eden Marco Polo ve ünlü Ruş şairi Puşkin gibi sayısızca gezgin ve aydınların birçoğu sarayın mimari harikasına karşı duyduğu hayranlığı gizleyememişler. Moritz Wangner adlı Alman yazar 1841´de sarayı ziyaret ettiğinde muayede salonu ile ilgili olarak gördüklerini, ?Duvarları aynalar ve altın yaldızlarla kaplanmış bu ihtişamlı salonu gezerken hayranlığımı gizleyemedim? diye yazmış.
EHMEDÊ XANÎ TÜRBESİ
Ehmed-i Hani ilk okumaya aile içinde babası İlyas´tan hukuk kuralları ilim kaynaklı bilgilerle okumaya başladı. Bir yönünü okula, bir yönünü de divana vererek eğitimini yapması sağlanıyor. Okulda bilim, divanda yaşam derslerinde büyüdükçe okuma düzeyi de yükseliyor. Talebelik derslerinde Arapça öğrenir. O dönemde imkanı olanlar yüksek öğrenimlerini medrese okullarında yaparlardı. Hani için bu imkanlar oluşur. Beyazıt´taki Muradiye medresesine gider. Bir süre sonra Doğubayazıt ve çevresindeki tüm camileri gezer. Daha sonra Ahlat ve Bitlis medreselerinde öğrenim görür. Botan ve Mezapotamya´da devam eder öğrenimine. Bağdat, Şam, Halep ve İran medreselerinde uzunca yıllar öğrencilik hayatı yaşadı. Kabe´yi tavaf ettiği, Mısır´a gittiği yazdığı eserinin içeriğinde açıkça görülmektedir. Bilhassa Suriye medreselerinde Antik Yunan felsefesi´ni, Mezopotamya ve İran medreselerinde de tasavvufu (İslam felsefesini) astronomi, şiir ve sanat tekniğini öğrenmiştir. Bunun yanında, buralarda Feqiyê Teyran´a, Molla Ahmed-i Cezirî´ye, Hipokrat´a, Platon´u, Aristoteles´i, Farabi´yi, Şihabeddin Sühreverdî´yi, Muhyiddin İbn Arabi´yi, Ali Hariri´yi, Firdevsi´yi, Ömer Hayyam´ı ve birçok ilim adamlarını öğrendi. Her yerde isim yapmış alimlerle araştırır ilmi ve bilimi daha da ilerletmek için onların yanında diplomasını aldıktan sonra Beyazıt´a eğitim vermeye çalışır. Halk içerisinde otorite ve saygınlığı vardı. Toplum içinde iki yeri vardı. Biri ilim, diğeri de misafirperverliği, mertliği ve dindarlığıydı. Söz ve maneviyatı herkesin üzerinde derin etkiler bırakıyordu.
Xani, İshakpaşa Sarayı´nın temeli atılırken (1674) dua okumuştur. Beyazıt Beyi Mir Muhammed´dir. Daha sonra Beyazıt´ta Muradiye Camii´nde imamlık yapmıştır. Mir Muhammed´e divan katipliğinde bulunmuştur. Onunla yakınlığını, ona sevgisini bir şiirinde ifade etmiştir, ölümüne dair üzüntüsünü belgelemiştir. Mir adına İran sınır Serdar´ı ile alınan karara imza atmıştır. Ahmed-i Hani´nin siyasi özlemi, düşünceleri açıktır ki o dönemin genel atmosferinden doğmuştur. Bu dönemde, Kürt düşün hayatının geri olduğu açık. Ancak bu, Kürt düşünce ve edebiyat mirasının hiç olmadığı anlamına gelmiyordu. Önemli bir düşünce ve edebiyat mirasına sahipti. Fakat bu Kürtlerin sosyo-ekonomik koşullarından dolayı yaygınlık kazanamamıştı. Çok dar sınırlar içinde düşüne haps olmuştu. Bu bir idari yaptırımdan çok sosyal ve kültürel nedenlerden kaynaklanıyordu. Hani daha çok birlik ve ittifak parolalarını kullanarak sesini yükseltiyor, Kürtlerin kendi aralarındaki çelişkilerine de dikkat çekiyordu. Butür şartlar altında Beyler Hani´yi anlayamadılar. Kısaca bu modern düşünceler pratikleşmeyip sonrasız kaldı.
ehmed-i Hani´nin en önemli yönü, yurtsever ve halkçı oluşudur. O aslında aydınlanmanın öncüsü sayılır. Birçok aşirete bölünmüşlük kendisi için en temel sorundur. Denilebilinir ki, tüm düşüncelerinde ana tema budur. Bu nedenle Kürtlerin birliği, Kürtlerin diğer halklar gibi özgür yaşaması, Kürt kültürü ve dili´nin özgürce gelişmesi için feryat eder. Tüm bunları sağlamanın yolunun çağdaş bir millet olmaktan geçtiğine inanır. Kürtlerin aslında hiçbir yönü ile komşu halklardan geri olmadığını yalnızca birlik ve iyi yöneticilerden yoksun olduğunu savunur. Bu nedenle şiirlerinde komşu halkların sanatıyla dilleriyle yarışır ve bununla Kürtlerin sahip olduğu yeri dile getirir. Ancak Hani´de başka halkları karşısına alan bir milliyetçiliğe rastlanmaz. Tam tersine Hani hep eşitliği gösterir. Komşu halkların kültürel, tarihsel, dinsel yakınlıklarını kardeşlik olarak görür. Kimi şiirlerinde her bir mısrasını ayrı bir dilde (Kürtçe, Farsça, Türkçe, Arapça) ifadelendirdiği dörtlüklerde sembolize eder.
Hani aynı zamanda iyi bir eğitmen ve dil uzmanıdır. Dönemin felsefi, teolojik ve edebiyat bilgilerini iyi özümsediği ve bu yönüyle yetkinleştiği anlaşılıyor. Ayrıca Kürtçe ile birlikte Arapça, Farsça ve Osmanlıca´ya oldukça hâkim olduğu biliniyor. Şiirlerindeki derin kültürel birikim ve bilgi hayranlık uyandıracak düzeydedir. Mem û Zîn adlı temel yapıtında her olayı ele alışı derin bir çözümleme biçimindedir. Anlatımda vecizidir. Şihabeddin Suhreverdi´den, Farabi´ye, Aristo ve Eflatun´a ve daha birçok büyük şahsiyetten etkilenme düşünceler ortaya koyar. Hani bu birikimini 4 ayrı dilde dile getirir. Kültürel birikimi söz konusu dilleri yetkince kullanmasına dillere hakimiyeti de birikimin sistemleşmesine yol açmaktadır. Hani´nin Kürtçe´yi kullanması olağan üstüdür. İşte bu nedenle halka çok kolay bir şekilde dini eğitim vermek için hem Arapça hem de Kürtçe dilinde çok pratik ve halkın kavrayabileceği metotlar geliştirir. Hani´nin özellikle çocuklar için Nûbihara Piçûkan adlı eseri yazar nitekim eserinde ?´ne ji boy sahip rewacan, belki ji boy piçûkên kurmancan´ eder. Yani eseri küçük çocuklar için yazdım der.
Filozof ehmed-i Hani, ardında birçok tarih, şiir divanı, astronomi ve dinî kitap bırakmıştır. 1707´de Doğubayazıt´ta vefat etmiştir. Türbesi Ağrı Doğubayazıt´tadır.
2015 yılında Ağrı Havalimanın adı Ağrı Ahmed-i Hani Havalimanı olarak değiştirildi.
DOĞUBAYAZIT KALESİ VE ŞAFİİ CAMİİ
Doğubayazıt Kalesinin yapılış tarihi bilinmemekle beraber, 4. yüzyılda Urartular tarafından küçük çapta savunma yeri olarak yapıldığı sanılmaktadır. İshakpaşa Sarayı´nın kuzey doğusunda sarp kayalıklar üzerinde inşa edilmiştir. Kayalığın orta kesiminde tapınak ve mağaralar mevcuttur. Ermeni ve Yezidiler bunları geçici ibadethane olarak kullanmışlardır.
Bu kalenin diğer adı da CİNVİZ kalesidir. Kalenin içindeki tepede iki katlı Paşa Konağı denilen bir konak yapılmıştır. Bazı tarihçilere göre 1401 yılında Yıldırım BAYAZIT tarafından kale onarılmış. Kalenin dibinde ise Şafii Camii olarak bilinen camii yer almaktadır. Camii kubbesinin çökme tehlikesi ile karşı karşıya olmasından dolayı, camii şu anda ziyaret ve ibadete kapalıdır
AĞRI DAĞI (ARARAT-AGİRİ) 
Bazid ovasının kuzeydoğusunda yükselen ve 5165 metreyle sadece Ortadoğu´nun değil, aynı zamanda Avrupa´nın en yüksek zirvesi olan volkanik Ağrı Dağı, büyük turizm potansiyeline sahiptir. Burası dağcılık sporuyla ilgilenenlerin aradığı bütün özelliklere sahiptir. Amatör dağcıların rahatlıkla çıkabileceği kolay güzergâhları olduğu gibi profesyonel dağcıların zorlukla tırmandıkları yerleri de vardır. Tırmanış mesafesinin yüksek olması ve çıkışın başladığı yere kadar motorlu araçlarla gidilebilmesi de önemli bir avantajdır. İşte bu gizemli ve heybetli dağa ulaşmak için Bazid en önemli eşiktir. Asırlardır birçok gezginin uğrak yeri olan ilçe, dağ turizmi açısından uzun yılların donanımı ve deneyimine sahiptir.
Ağrı ve Iğdır illeri sınırları içerisinde bulunan Büyük Ağrı Dağı ile Küçük Ağrı Dağı´nı kapsayan alanın ?Ağrı Dağı Milli Parkı? olarak belirlenmesi, Türkiye Çevre ve Orman Bakanlığının 14.10.2004 tarihli ve 6669 sayılı yazısı üzerine, 2873 sayılı Milli Parklar kanununun 3. maddesine göre Bakanlar Kurulunca 01.11.2004 te kararlaştırılmıştır. Böylece Ağrı Dağı Türkiye´nin 35.Milli Park özelliğine sahip alanı olmuştur.
Çeşitli topluluklar Ağrı Dağını kendi dillerinde adlandırmışlardır. Kürtçe de Gri dax, Türkçede Eğri dağ da denilen Ağrı Dağı´nın en yaygın adı Ararat´tır. Farsçada Kuh-i Nuh, Ermenice de Masis, Arapçada Cebel ûl Haris(Büyük Ağrı) adıyla anılmaktadır. Ararat adının Nuh efsanesinden geldiği belirtilir. M.Ö. Ortadoğu tarihinin en geleneksel kaynağı olarak bilinen eski Ahid´in(Tevrat) beş kitabından ilki olan Tekvin´de Ararat ilk kez şöyle geçmektedir?Ve gemi yedinci ayda, ayın on yedinci gününde Ararat dağları üzerine oturdu.?(8.Bap 4.Ayet)
Ağrı Dağının ilk tırmanışı kayıtlara göre 9 Ekim 1829 yılında Prof. Frederic Von Parat tarafından gerçekleştirilmiştir. Son 9 sene boyunca tırmanışa kapalı olan dağ tırmanışlarının tekrar başlatılması 2000 yılının başlarında olmuştur.
Türkiye´nin en yüksek dağı olan Ağrı dağı, Bazid ilçesinin en önemli sevdası, bir doğa harikasıdır. Yaklaştıkça büyüklüğü ve güzelliği ile insanı hayran bırakan, zirvesinden kar eksik olmayan bu heybetli dağ, bölge insanının yaşamının her kesitine, her karesine yüzyıllardan bu yana damgasını vura gelmiştir. Yüzyıllardır gezginlerin ve bilginlerin dikkatini çeken Ağrı Dağı ülkemizde ve dünyada türkülere, efsanelere, araştırma ve mitolojiye en çok konu olan dağ unvanını da taşımaktadır. Nitekim Nuh tufanı öncesinde Hz. Nuh ve bindiği geminin sular çekilince bu dağda karaya oturduğu asırlardır söylenegelmiştir. Tarih araştırmacılarının ve bilim adamlarının ilgi odağı olmasının bir nedeni de budur.
Bu dağın Bazid ovasından yekpare bir kitle halinde birden yükselivermesi onun şahane görüntüsünün temel sırrı olsa gerek. Himalaya ve Ant´lar gibi ulu dağlarda bu yükselme tabaka tabaka olduğu için, birdenbire yükselen Ağrı Dağının bu görkeminden yoksundur
Küçükağrı dağı, Ağrı dağının güneydoğusunda yer alan 3896 m yüksekliğindeki stratovolkanik dağ[1]. Doğubayazıt ilçe sınırlarında yer alan dağın doğu yamacından Türkiye-İran sınırı geçer [2].
KÜÇÜK AĞRI DAĞI 
Küçük Ağrı ile Ağrı dağının bir kısmı 2004 yılında ilan edilen Milli parkın içinde yer alır. Küçük Ağrı çoğunlukla Ağrı dağının ikincil tepesi olarak kabul edilir. Büyük Ağrının doruğu; Atatürk zirvesi (5.137 m), Küçük ağrının doruğuna; İnönü zirvesi (3896 m) adı verilir. Dağın güney tarafında Hallaç köyü sınırlarında Buz mağarası yer alır. Buz mağarası 50 m genişlik, 100 m uzunluk ve 8 m derinliğe sahiptir
İki dağı birbirine bağlayan 2 700 m yüksekliğinde Serdar Bulak Geçidi adlı boyun yer alır Yayla olarak kullanılan alanda eski bir Rus askerî kışlası yer almaktadır. Küçük ağrı dağına Araplar Cebel´ül-huveyris ismini vermişlerdir. Küçük ağrı büyük ağrıya göre daha konik bir yapıdadır, tepeye doğru eğim artar ve sivri bir görüntü alır. Dağ ışınsal drenajlı akarsularla yarılmıştır
Küçük Ağrı Dağının krateri erozyon ve buzul hareketleriyle yok olduğundan sivri bir görüntüsü vardır
Lavlar ve tüflerin farklı zamanlarda püskürmesiyle oluşmuşlardır. Üst neojen zamanında andezit yapı, Kuvaternerde daha genç olan bazaltik lav akımları ve parazit koniler gelişmiştir
Küçük ağrı Dağı cumhuriyet kurulduğunda tamamen Türkiye sınırları içinde değildi. Dağların doruklarından geçen sınırın savunması Ağrı isyanı sırasında sorunlara yol açtı. İran´a sınır değişikliği teklif edildi. Bugün Van´ın ilçesi olan Saray toprakları karşısında yer alan Kotur kasabası verilip, Küçük ağrının eteklerine kadar inen yeni sınır belirlendi. Değişiklik 23 Ocak 1932 tarihinde imzalanan Türkiye İran sınır antlaşması ile sağlandı
DOĞUBAYAZIT METEOR ÇUKURU
1913 Yılında göktaşının düşmesi sonucu oluşan çukurdur. Dünyada Alaska´daki Göktaşı çukurundan sonraki ikinci büyük çukurdur.
Doğubayazıt´ın 35 km doğusunda, İran sınırına 2 km uzaklıkta, Gürbulak sınır kapısı ile Sarı çavuş (Gülveren) köyü arasındadır. Meteor Çukurunun genişliği 35 metre derinliği ise 60 metredir. Göktaşının üzeri bir toprak tabakası ile örtülüdür. Düştüğünde kor halinde olan dev göktaşı, heybetli Ağrı dağının yanı başında dağ eteğinin sertliğini hiçe sayarak, kayaları keskin bir bıçak gibi eritip parçalayarak toprağa gömülmüştür
BUZ MAĞARASI
Küçük Ağrı Dağı´nın güney eteğinde Hallaç köyünün 3 km kuzey doğusunda, meteor çukuru ile aynı lav tüneli üzerinde bulunan doğal anıt mağarasıdır. Mağara, uzun eksenli elips biçiminde, yaklaşık 100 metre uzunluğunda, 8 metre derinliğinde yayvan bir çukurdur. Mağaranın ağzı esas çukura göre biraz yukarıda kalmaktadır. İçinde bazalt lavlar, kayalar ve bu kayaların üzerinde saf ve temiz suların donmasıyla oluşmuş buz tabakaları vardır. Kışın fazla soğuk olmayan bu mağara, hava akımının etkisiyle yukarıdan damlayan suları dondurarak buza çevirmektedir. Doğubayazıt ilçesinin en sıcak yerinde böylesine geniş bir çukurda dışarıdaki sıcaklığa zıtlık gösteren buzdan sarkıt ve dikitler, insanı şaşırtacak şekildedir. Mağaranın ağzından süzülen, güneş ışığı mağara içindeki buzlar üzerinde ışık oyunları yapmaktadır. Doğubayazıt ovasında çok sayıdaki bataklıktan anlaşılacağı üzere yer altı suyu tablası çok yüksektir. Bu durumda hava akımının mağaraya doğru uzanan lav tüneli aracılığıyla mağaranın dip kısmından gelip mağaranın içini soğutan ve mağara tavanı üzerindeki kaya kesiminden süzülerek damlayan suyun donmasına yol açan bu soğuk havanın özel bir bileşimi olduğu sanılmaktadır. Mağara içinde kuşların yuva yapması, şimdiye kadar mağara içinde kimsenin etkilenmemesi ve devamlı buz-su alınması, hava bileşiminin zehirsiz olduğunu göstermektedir. Yöre halkının BUZLUK olarak adlandırdığı bu mağara, çevresindeki insanların su ihtiyacını karşılamaktadır
BALIK GÖLÜ
Doğubayazıt sınırları içerisindeki bulunan Balık gölü Sinek yaylasınada yakındır balık gölü alabalığı ile ünlü bir lav seti gölüdür. Gölün suyu tatlı ve temizdir. Bundan dolayıda dogubayazıt,ın içme suyunun bir kısmı balık gölünden gelmekdedir Sazan balığı ve ünlü kırmızı pullu (kızıl alabalık) alabalığı vardır.kırmızı pullu alabalıgın kırık ve çıkkıklarada iyi geldiği bilinmekdedir. Gölün çevresindeki buz gibi kaynaklar, Anadolu nun en güzel sularıdır. Göl, doğal bir güzelliğe ve sade bir manzaraya sahiptir. Doğu Anadolu nun Abant ı sayılmaktadır. Gölün kuzey tarafında üzerinde tarihi kalıntılar ve kuşların barınma yeride bulunduğu dört dekar genişliğinde küçük bir ada vardır. Adaya motorlu ve kürekli kayıklarla gitmek mümkündür.
Deniz seviyesinden 2241m. Yükseklikte bulunan Balık gölü, yurdumuzun en fazla yüksekte oluşmuş gölüdür. Alanı 34km kare olup, derinliği 100 m. yi aşmaktadır.
Gölün güney kıyısında plaj sitesi ve turistik tesisler vardır. Balık gölüne Taşlıçay veya Doğubayazıt üzerinden gitmek mümkündür.
GÖLYÜZÜ VE SAZ GÖLÜ
Büyük Ağrı ve Küçük Ağrı Dağı´nın güney eteklerinde havzada, düzlüğün bozulmuş olduğu yerlerde küçük göller bulunur. Göl yüzü ile saz gölü bunlar arasında en önemlileridir
KEŞİŞİŞİN BAHÇESİ
Eski Doğubayazıt´ ın hemen altında adeta bir vaha görünümünde, yemyeşil büyük bir bahçedir. 16. Yüzyılda ortaya çıktığı sanılan ve asırlarca Anadolu´da dilden dile anlatılan, ?Kerem ile Aslı? hikâyesinin bu bahçede geçtiği söylenir. Kerem, Ağrı Dağı´nı aşarak buraya gelir ve Aslı ile burada buluşur. Hikaye ayrı dinlerden oldukları için evlenemeyen iki gencin acı sonla biten aşklarını anlatır. Günümüzde Keşiş Bahçesi açık hava kafeteryası olarak hizmet vermektedir.
ŞİFALI SULAR (ARZEP)
Doğubayazıt merkezine 12 km mesafede bulunan Sağlıksuyu (ARZEP) köyü gerçekten tam bir sağlık merkezi. Köyün her tarafından soda suyu fışkırıyor. Fakat doğadan fışkıran bu sulardan kimse yararlanmıyor. Köylüler ve piknikçilerden başka da bu hazineyi bilen yok gibi.
Bu suların işletilmesi gerektiğini ifade eden vatandaşlar, ?içtiğimiz sodalar ta nerelerden geliyor. Yanı başımızdaki bu sodalardan faydalanamıyoruz. Buradaki suların bir çok hastalığa iyi geldiği hep söylenir. Fakat ilgilenen kimse yok. Ağrı Özel İdaresi bile bu güne kadar bu suları alıp tahlilini bile yaptırmamıştır? diye konuştular.
Bir çok vatandaşın bu sulardan devamlı içtiğini de belirten vatandaşlar, ?bu suların önemini bilenler Doğubayazıt´a geldiklerinde hemen soluğu Arzepte alıp sodalı suları kana kana içiyorlar. Hatta burada çektikleri hatıra fotoğrafları da gurbetteki hemşerilerimize götürüyorlar. Bu sebeple ARZEP sularının mutlaka ele alınması gerekir? dediler.
NUH´UN GEMİSİ EFSANESİ
Doğubayazıt´ın 15 km. kuzeydoğusunda, 5165 metre yüksekliğindeki Büyük Ağrı ile 3925 metre yüksekliğindeki Küçük Ağrı dağları bulunur. Yakındoğu´nun en yüksek dağı olan Ağrı Dağı aslında yüksek bir kaide üzerine oturmuştur. Volkanik faaliyetler de bu platform üzerinde gerçekleştiği için yükseltisi fazla olmuştur. Uzaktan tepesi kesik, konik bir görünüm veren dağın zirvesindeki krater çukuru bulunur ve burası yılın 12 ayı buzullarla kaplıdır. Dağda 4400 metreden sonra kar ve buzullu alanlar başlar. Ağrı Dağı çok geniş bir alana egemendir ve çok uzak noktalardan bile görülebilmektedir.
İşte bu muazzam görünüşüyle yüzlerce yıldan beri kimi zaman çevresinde yaşayan toplulukları, halkları ürkütmüş kimi zaman da kutsanmış, bir türbe gibi insanlar etrafında toplanmış ve efsaneler üretilmiştir. Bu efsanelerin erken örnekleri Mezopotamya ovalarında binlerce yıl önce üretilmiş ve günümüze kadar ulaşmıştır.
Tufan Efsanesi´nin kökeni Sümer´e kadar iner. Sonraki dönemlerde Bâbil ve Asur Yazmalarında da aynı efsaneyle karşılaşılmıştır. Tek Tanrılı dinlerin ilk kitabı Tevrat´ta, daha sonra İncil ve Kuran´da da tufan anlatılmıştır. Efsane kısaca şöyledir: 
Tek Tanrı´ya inanan ve O´na iman eden Nuh Peygamber zamanında, insanlar doğru yoldan çıkmış, yanlış yollara sapmış, düzeni bozmuş, Tanrı´ya isyan etmişlerdi. Tanrı, bu isyan karşısında insanoğlunu cezalandırmayı kararlaştırdı. Peygamberi Hazret-i Nuh´a bir gemi yapmasını ilahi bir emir olarak bildirdi. Gemi üç yüz adım boyunda, elli adım eninde ve otuz adım yükseklikte olacaktı.
"Ve onu şöyle yapacaksın: Geminin uzunluğu üç yüz arşın, genişliği elli arşın ve yüksekliği otuz arşın olacaktır. Gemiye ışıklık yapacaksın ve onu yukarı doğru bir arşına tamamlayacaksın ve geminin kapısını yan tarafına koyacaksın; alt, ikinci ve üçüncü katlı olarak onu yapacaksın? TEKVİN´DEN
Nuh Peygamber gemisini yaparken, herkes onunla alay ediyor, başlarına gelecek felakete bir türlü inanmıyorlardı. Derken geminin yapımı bitti. Nuh Peygamber, ilahi emre uygun olarak, yeryüzünde bulunan bütün canlılardan, erkek-dişi birer çift gemisine aldı. Yeteri kadar yiyeceği de gemiye yükledi.
? Cinslerine göre kuşlardan ve cinslerine göre sığırlardan, cinslerine göre toprakta her sürünenden, her neviden ikişer olarak, sağ kalmak için sana gelecekler. Ve sen yenilen her yemekten kendine al ve yanını topla ve sana ve onlara da yiyecek olacaktır. Ve Nuh, Allah´ın kendisine emrettiği her şeye göre yaptı; öyle yaptı."
Tekvin, 6: 15-22.
Sonunda da ailesi ve iman eden bazı yakınlarını yanına alarak gemiye girdi.
? Fakat seninle ahdimi sabit kılacağım ve sen ve seninle beraber oğulların ve senin karın ve oğullarının karıları gemiye gireceksiniz. Ve seninle beraber sağ kalmak için her yaşayan, bütün beden sahibi olanlardan, her nevinden ikişer olarak gemiye getireceksin, erkek ve dişi olacaklar.? 
Bu sırada gök delinmiş, kırk gün, kırk gece yağmur yağmış, görülmemiş bir tufan, dağları, taşları denizlerle birleştirmişti. Tanrı´nın gazabına uğrayan insanlar yok olmuş, yalnız gemidekiler sağ kalmışlardı. Nuh´un Gemisi, yüz elli gün sularda yüzdü, durdu. Yine ilâhi bir emirle sular çekilmeye başladı. Gemi, Ağrı dağlarının Cudi tepesine oturdu. Nuh gemiyi terk edip edemeyeceğini anlamak için kuşları salıverdi. Önce bir kuzgun ve sonra da üç kere güvercin gönderdi. Güvercin, konacak yer bulamayarak geri döndü. Yedi gün sonra, güvercini yeniden saldı. Güvercin bu kez ağzında bir zeytin dalıyla gemiye döndü. Sular çekilmişti. Gemisinden çıkarak Ağrı dağlarının eteklerinde bir köy kurdu. İnsanlar ve diğer canlılar yeniden çoğalmaya başladı.
Kuru toprağa ayak basınca Nuh Peygamber´in ilk işi bir kurban adamak oldu. Tanrı adağını kabul etti ve bir daha insanların günahları için dünyayı cezalandırmamaya karar verdi. Nuh ile bir ahit yaptı ve ona:
"Semereli olun ve çoğalın ve yeryüzünü doldurun" emrini verdi (Tekvin 9:1). Tanrı´nın emrine göre, yeryüzündeki bütün hayvanlara insanlar bakacaktı. Bu ahdin işareti olarak Tanrı gökyüzüne gökkuşağını yerleştirdi.
Sümerlerin Gılgamış Destanında da geçen ve bütün dünyaca bilinen bu efsaneyi gerçekleştirmek için bilginler, yıllardan beri, Ağrı dağlarında Nuh´un gemisinin kalıntılarını arayıp durmuşlardır.
Tufan Efsanesi burada biter ama Doğu Anadolu´da başka söylentiler de vardır.
Bu Anadolu efsanelerinin en eskisi, 1404 yılında İspanyol elçisi Claviye´nin, Karakoyunlu Türkmenlerinden duyduğu ve yazıya aktardığı efsanedir. Allahûekber, Süphan, Elegez ve Ağrı Dağı´nın adlarının Nuh Peygamber tarafından verildiğini anlatan ve Claviye tarafından yazıya geçirilen efsane şöyledir: 
?Nuh Peygamber, suların bütün dünyayı kapladığı sırada, suda yaşayanlardan başka her türlü hayvandan erkekli dişili birer çift aldı. Üç oğlu ve üç gelini ile gemiye kapanıp, canlarını kurtardılar. Bir gün geminin demiri bir dağın tepesine ilişip içindekileri yer oynamasından korkuya düşürürken, Nuh Peygamber hayretle ?Allahûekber!? dedi ve bu yerin adı Allahûekber Dağları oldu.
Aradan günler geçtikten sonra yine bir sarsıntı oldu. Peygamber yine şaşırarak ?Süphanallah!? dedi ve buranın adı Süphan Dağı oldu.
Sonunda sular çekilip, azalınca, gemi bir dağın tepesine oturup, kızakladı ve kaldı. Hazreti Nuh ve oğulları küreklere asıldılarsa da gemiyi yürütemediler. Bu arada Nuh Peygamber ?Ne ağır dağ? dedi ve bu yerin adı da Ağır Dağı oldu.
Sonradan bütün sular çekilince, gemiden indiler ve secdeye vardılar. Gemideki herkes son erzak kırıntıları ve kalıntılarını bir araya topladı. Sürmeli Çukuru´nda ateş yakıp buğday, arpa, pirinç, nohut, mercimek, üzüm, ceviz, fındık, fıstık, incir, dut kurusu, pekmez ve balı karıştırarak son yemeği (Aşure aşı) bir arada yediler. Nuh Peygamber, sofrasını silkeleyip Sürmeli Çukuru´na döktüğünde bu Iğdır Ovası çok bereketli olmuştur. Dağın adı da geçen zaman içinde Ağrı´ya dönüşmüştür.?
Nuh Tufanı konusunda bugüne kadar sayısız yaklaşımlar sunulmuştur. Tarih öncesi dönem karanlık ve bilinmezliklerle dolu olduğundan, ortak yanları bulunmasına rağmen birçok farklı şekilde anlatılan bu olay ?Destan? kapsamında değerlendirilmektedir. Tufanın bölgesel mi yoksa tüm dünyada mı yaşandığı konusunda da farklı görüşler bulunmaktadır. Nuh Tufanının önemi bütün dünyanın ortak efsanesi olmasının yanında, bu konuda araştırma yapan çok sayıda bilim insanının bu efsanenin Mezopotamya bölgesinde gerçekleştiği konusunda fikir birliğine varmış olmalarıdır. Nuh´ un Gemisinin Fiziksel Özellikleri
Gemi kütlesi, sürekli heyelan olan ve akıntının bütün şiddetiyle devam ettiği yamaçta olduğu halde, yerinde basit kalmış, şekil bozulmamıştır.
Kütlenin biçimi, insanoğlunun yaptığı ilk gemilere benzerlik göstermektedir. Baş tarafı çok dar, arka kısmı ortaya doğru daralmış haldedir.
Boyut olarak 165 m. x 50 m. x 13 m. ölçüsündedir. ( Bu rakamlar, kutsal kitaplarda belirtilen ölçülere uymaktadır.)
Çevresini oluşturan toprak toprak kıyasla; gemi kütlesinin malzemesi kuvvetli bir fiziksel mukavemete sahiptir.
Gemi içinde ve yüzeyinde üç ayrı seviyede dizilmiş, eşit aralıklarla dağılmış ve fiziksel farklılıklar gösteren bölümler mevcuttur.
Geminin muhtelif yerlerinde gemi direklerini andıran boşluk ve tümsekler vardır.
Geminin kalıntılarının hala ülkemiz sınırlarında Ağrı Dağı çevresinde aranıyor olması da bu ortak görüşü desteklemektedir.
MERYEMANA KİLİSESİ
Osmanlı İmparatorluğu döneminde Bayezid sancağı (yeni ismi Doğubayazıt), Bayezid, Diyadin, Karakilise, Eleşkirt ve Antab kazalarından oluşuyordu. 1914 yılında gerçekleştirilen nüfus sayımına göre sancak genelinde 11.972´si Gregoryen, 1.411´i Katolik, 29´u Protestan olmak üzere toplam 13.412 Osmanlı tebaası Ermeni yaşıyordu. Toplam 7 bin nüfuslu sancak merkezi olan Doğubayazıt´ta ise 2 binden fazla Ermeni yaşıyordu. Doğubayazıt merkezde Surp Garabed ve Surp Vartan Kiliselerinin de bulunduğu Abdigor mahallesinde, iki Ermeni okulu ve bir Ermeni yetimhanesi mevcut idi. İki kilise, dört manastır ve iki okulun bulunduğu 1.200 nüfuslu Arzap köyü; bir kilise, iki manastır ve iki okulun bulunduğu 800´e yakın nüfuslu Mosun köyü;
bir kilisenin bulunduğu 375 nüfuslu Korum ve nüfusunun çoğunluğu Kürtlerden oluşan ve 40 kadar Ermeninin yaşadığı Meryemana köyü, Osmanlı Ermenilerinin yaşadığı ve merkez kaza Doğubayazıt´a Bağlı köylerdi.
KERVANSARAY
Şehir merkezinin 31 km. güneyinde, Kervansaray köyünün batı tarafında, bugünkü Güngörmez, Kızılkule, Kervansaray ve Asma köylerinin yol kavşağında düzlük bir arazi üzerinde yer alan kervansaray dönemin Sürmeli Emiri Şerafeddin Ejder (Azdera) zamanında yaptırılmıştır. Kervansaray´ı inşa eden ustaların isimleri bilinmiyor. Ancak, bina üzerindeki usta monogramlarmdan (işaret) bu kervansarayın inşasında 16 değişik taşçı ustasının çalıştığı anlaşılmaktadır. Kervansarayın üzerinde herhangi bir kitabesi yoktur. Kervan yollarını ve hanları konu alan eserlerde de adı geçmektedir. Avlusuz oluşu ve taç kapısının cephede bir çıkıntı oluşturmaması bir geç devir eseri olduğu kanaatini uyandırmaktadır. Bu özelliklerden yola çıkarak, bu kervansarayı XIII. yy.´m sonlarıyla XIV. yy.´m başlarına tarihlemek mümkündür.
TENDÜREK DAĞI
Tendürek Dağı, Doğubayazıt ile Çaldıran arasında bulunan Tendürek volkan konisinin en yüksek zirvesi 3533 m olup, 3000 m´ye yaklaşan dağın doğu krateri içerisinde 400-500 m çapında göl bulunmaktadır. Kraterin dışından ise su buharı çıkmaktadır. Ayrıca dağın güney yamaçında bir kaldera bulunmaktadır. Türkiye´nin en aktif volkanik dağı olarak bilinir ve bacasından duman tütmektedir. Dağdan çıkan tüfler, Kars-Erzurum platosunun oluşumunda rol oynamıştır.
SARI SU
Doğubayazıt Sazlıkları, Türkiye´nin en yüksek dağı Büyük Ağrı Dağı´nın (5.165 m.) eteklerinde yer alan tatlı su gölleri (ikisi büyük) ile bunların arasında uzanan geniş taşkın ovaları, ıslak çayırlık ve bataklıkları kapsar. Büyük göllerden, Saz ya da Kurtkapan Gölü yüzey akımıyla, Gölyüzü (Şeyhli) Gölü ise Balıkgölü Suyu ve güney batıdaki Tendürek Dağı´ndan gelen derelerle beslenir. Doğubayazıt Sazlıklarının suları, daha sonra İran sınırlarına giren ve Aras Nehri´ne karışan Karasu´ya akar. Küçük gölcükler, sazlıklar ve ıslak çayırlıklarla bakir bir bataklık kompleksini oluşturan ve dolambaçlı bir yatak çizen dereyle birbirine bağlı olmalarından dolayı, bu iki göl tek bir alan olarak değerlendirilmiştir. Göller büyük ölçüde sazlıklarla kaplıdır. Yaz aylarında sazlıklardaki sular tamamen çekilir. Alana, Karabulak içesinden geçen Doğubayazıt ? Iğdır karayoluyla ulaşılır.
YAKUP VADİSİ VE MANASTIRI
Bunun yukarı kısmı, etrafı duvar gibi dikey kayalar ile çevrilmiş, geniş derin bir çukurluktur. Alt tarafı eski zamanlarda (1737m) yerleşim yeriymiş.
Arguri köyü ve Yakup manastırı şimdi taşla kapı bir çöl gibidir. 20 Haziran 1840 yılı bölgede yaşanan en büyük depremin sebep olduğu heyelanla, yaşanılan bir yer olan Arguri köyü 1600 kadar köylüsü ile 3 km. kadar üst tarafta olan Yakup manastırı, keşişleri ile birlikte olmak üzere ve Peygamber Çeşmesi de, tamamen toprakla örtülmüş, Yakup manastırının da yeri kaybolmuştur.
Ağrı Dağına ilk çıkan kişi olan Parrot, 1829 da bölgeye geldiğinde Etşimiadsin Manastırı olarak bilinen bu manastırda, manastırın patriği Aziz Jacop tarafından kendisine kutsal emanet olarak kabul edilen gemi parçalarının gösterildiğini nakleder.
Yine Yakup peygamber oğlu Yusufa kavuştuktan sonra, artık iyice yaşlanmış olduğundan, oğlu Yusuf ve küçük oğlu Bünyamini yanına alarak onlara, ikinci atamız olan Nuh peygamberin olduğu Ağrı Dağı´ na gitmek istediğini ve burada ölmeyi vasiyet ettiği söylenir.
Geldiğinde buraları çok beğenip, ölünceye kadar da burada kalmıştır. Bu vadide Yakup türbesi olup ziyaretçi akınına uğrarmış.
DOĞUBAYAZIT VE BUZ MAĞARALARI?
Doğubayazıt, daki buz mağarasının buzdan sarkıt ve dikitleri, yazın en sıcak aylarında bile erimiyor.
Doğa meraklısı turistlerin rotaları üzerinde bulunan mağara, Doğubayazıt´a bağlı Hallaç köyünün üç kilometre kuzey doğusunda, Küçük Ağrı Dağı´nın eteklerindeki lavların altında. 100 metre uzunluğunda, 50 metre eninde ve 10 metre derinliğindeki mağaranın zemini bazalt lav-kayalarla kaplı. Mağara tavanından damlayan su, bu kayalar üzerinde buza 
dönüşüyor. Girişten süzülen ışığın, iç bölümlerdeki buzlar üzerinde yarattığı ışık oyunları ziyaretçilerin ilgisini çekiyor. Yürüyerek ulaşılan mağara, yaz aylarında Hallaç köylülerince yiyecek saklamak amacıyla kullanılıyor.
DOĞUBAYAZIT PIRA BELEK KÖPRÜSÜ ? ALCA KÖPRÜSÜ?
Uzun yıllar yazgısına terk edilen Ağrı Dağı eteğinde ki Sarı su üzerinde inşa edilen tarihi Pıra Bellek yıllarca ihmalsizlik yüzünde yazgısına terk edilmişti.
Van Mimarlar odası Başkanı Şahabettin Öztürk çeşitli sempozyumlarla konumun takipçisi oldu Karayolları Genel Müdürlüğünce bu tarihi köprünün onarımına başlandı. Köprünün onarımında Artvin´li Taş ustası Orhan Gezer´in çok büyük bir emeği vardır.
KÖPRÜNÜN TARİHÇESİ:
Bazid Miri Mir Muhammed Pır Bela tarafından yaptırılan tarihi Pıra Belek (Alaca Köprü) yazgısına terk edilmiş olup, yok olup gitmeyle karşı karşıyadır.
Doğubayazıt İran transit karayolunun 7. km. sinin kuzeyinde yaklaşık 1.200 metre uzaklıkta sazlık çayı (Sarı Su) üzerinde yer alan uzunluğu 34.00 metre, genişliği 4.33 metre, su kotundan yüksekliği 5.00 metre kot açıklığı 6.17 metre olan aynı seviyelerde iki köprüyü birbirine bağlayan ve Ağrı dağının eteğindeki Pıra Belek (Alaca Köprü) Beyazıt Miri Mir Muhammed Pır Bela tarafından yaptırılmıştır.
Mir Muhammed Pır Bela ünlü Kürt Filozofu Ehmedê Xanî´nin de hayır dualarıyla 1674 yılında İshak Paşa sarayı´nın birinci bölüm temeli atılışından çok önce İshak Paşa Sarayı´nda kullanılan siyah taşları Ağrı Dağı´ndan getirmek için bu köprüyü inşa etmiştir. Köprünün inşası İshak Paşa Sarayı´nı yapan ustalar tarafından yapılmıştır.
Zira İshak Paşa Sarayı´nı yapan ustaların İshak Paşa Sarayı´nda ki taşlar üzerindeki usta işaretleri bu köprüde de mevcuttur.
Köprünün yaklaşık 20 metre güneyinde 6.00x6.00 metre ölçülerinde kare planlı bir yapı kalıntısı mevcuttur. Bu kalıntı İshak Paşa Karakoludur. Karakol köprünün güvenliğini sağlamak amacıyla Osmanlı devletinin son dönemlerinde inşa edilmiştir. Kürt Hamidiye alayları tarafından da kullanılmıştır. Cumhuriyetin kuruluş tarihi sonrası da bu Karakol önemini daha çok arttırmıştır. Ağrı Dağı baş kaldırışında devlet yetkilileriyle, Ağrı Dağı baş kardırışı liderlerinden Broyo Hesike Telli (Brayim Ağa), İhsan Nuri Paşa burada zaman zaman görüştükleri bilinmektedir.
Köprünün zaman içerisinde bakımsızlık nedeniyle köprünün memba, mansap cephesinin kesme taş kaplamalarının tabliyesi korkulukları ile memba kemer kesme taşları tümü sökülmüş günümüzde oldukça harap bir konumdadır. Köprünün tempan duvarları tabiliyesi kaplaması ve korkulukların tümü yıkık bir vaziyettedir.
Zaman zaman doğal nedenlerle köprüden kopan taşlar köprünün altında akan gür su nedeniyle sürüklenmiştir. Bu köprü Mehmet Emin Öztürk´ün arazisi içerisinde görülmektedir. Bir tarih ve doğa hayranı Nuri Öztürk ise suda sürüklenen taşları kıyıya çekerek yok olmasını önlemiştir.
Bu köprüde inceleme yapan Van Mimarlar Oda Başkanı Mimar Şahbettin Öztürk köprünün memba ve mensap restitüsyonunu yaparak köprünün yeniden yenileme yapılmasına dikkat çekmiştir.
EHMEDÊ XANÎ VE ESERLERİ (1651?1707) (Sentez) 
Halkın büyük moral değeri olan Şair ve Bilgin Ehmedê Xani´nin doğum tarihi, kendi eseri olan Memu Zin´de gösterilmiştir. EhmedêXani hicri 1061(M.S.1651) tarihinde Doğubayazıt´ta doğmuştur. Şair, Âlim, Bilgin, Kürt Dil Uzmanı, Filozof, Öğretmen, Pedagog, Saray Kâtibi vb gibi kimlikleri bulunan Ehmedê Xani´nin, Babası Şeyh Elyas, dedesi Eyaz, büyük dedesi de Rüstem´dir. Xani, onun soyadı gibidir. Bu iki nedenden kaynaklanmaktadır. Biri yerleşim alanına bağımlılığı diğeri de mensup olduğu aşirettir. Xani aşiretine mensup olan Ehmed´in şöhreti olunca Xani soyadıyla anıldı. Babası Şeyh Elyas, bazid´in Dıza Sor (Kırmızı Kale- Kızılıze-Orta direk) köyünde kadılık görevinde bulunmuştur. Kızıldıze tarihi kervan yolunun İran´a açılan son kapısıdır. Buradan geçen kervanlardan alınan baç (haraç, gümrük harcı)ile İshak Paşa Sarayının inşaat finansmanı sağlanmıştır. Bugün Kızıldıze´nin temelleri harabe şeklindedir. Köyün eski mezarlığına Xani Mezarlığı denmektedir.
Bölgede, özellikle de Doğubayazıt´ta halkın Ehmedi Xani´yi çok sevdiği, neredeyse kutsal bir kimlikle donattığı, bilinen bir gerçektir. Çoğu kez yemin edilirken Allah adını kullanmak yerine ?Sere Ehmede Xani?, ?Sere Xani Baba?(Xanî babanın başı) denilmesi normalleşmiştir. Xani´nin kabristanı, türbe ve camisinin bulunduğu alan, halkın hem mesire, hem de ziyaret yeridir. Mekânı ibadet, ziyaret, ümit (yani tedavi), hem de kutsal alan olarak ilgi odağıdır. Özellikle yaz aylarında ziyaretçilerle dolup taşmaktadır. Halk kendisini, Xani´nin evladı, Xani´yi de Baba olarak görmektedir. Doğmadan ve doğduktan sonra hemen her çocuk ona adanır. Her anne kendisini Zin olarak algılar, çocuğunu da Mem u Zin aşkına benzer aşkının hasadı sayar. Ehmedê Xani´nin dini kişiliğine de muazzam bir bağlılık vardır. Yeminlerde mihenk taşıdır. Halkın günlük yaşamında her alanda yaşamsallaşmıştır.
Kürt aşiretlerini bir çatı altında toplamayı düşünen Ehmedê Xani, yeni bir sosyal ve siyasal yapı oluşturmayı düşünüyordu.